New Hollywood sinemasının en ikonik eserlerinden biri olan ‘Dog Day Afternoon’ filmini Broadway sahnesine taşımak, başlı başına cesur bir karar. Bryan Cranston’ın başrolde olduğu ‘Network’ uyarlamasından ‘Rocky the Musical’a kadar birçok efsanevi yapım daha önce sahneye uyarlandı. Ancak Dog Day Afternoon Broadway uyarlaması, bu trendin en yeni ve belki de en tartışmalı örneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. August Wilson Theatre’da sahnelenen bu yeni oyun, “Neden böyle bir adaptasyon yapıldı?” sorusuna ‘çünkü yapıldı’ gibi varoluşsal bir yanıt veriyor. Ancak elbette, 50 yıllık bu filmi yeniden yorumlamanın başka, güncel sebepleri de bulunuyor.
Filmin sahneye aktarılmasının en belirgin nedenlerinden biri, hikayenin dinamik yapısıdır. ‘Dog Day Afternoon’, 22 Ağustos 1972’de yaşanan gerçek bir olaya dayanan, baskı dolu bir rehin alma draması. Stephen Adly Guirgis’in kaleme aldığı oyun, bu gerilimli atmosferi başarıyla sahneye taşıyor. Tüm olaylar Brooklyn’deki bir bankanın sınırlı alanı içinde geçiyor. Bu dar mekan, hikayeyi tiyatro için son derece uygun ve kompakt bir hale getiriyor. Filmin aslındaki First Brooklyn Savings Bank yerine, gerçek hayattaki Chase şubesinin kullanılması, adaptasyona otantik bir dokunuş katıyor.
Al Pacino’nun sinema tarihine damga vuran performansıyla hayat verdiği Sonny karakterini şimdi yetenekli Jon Bernthal canlandırıyor. Bernthal, dalgalı saçları ve sürekli çatık kaşlarıyla genç Robert De Niro’yu anımsatan bir görünüme sahip. Ses tonu, özellikle o kendine has cırtlaklığıyla Pacino’ya benziyor. Ancak Bernthal’ın Sonny’si, daha kaba ve New York’a özgü bir sokak karakteri olarak öne çıkıyor. Sakarlığı içindeki savunmasızlığı, filmdeki kadar belirgin değil. Sonny, iki beceriksiz yandaşıyla bankaya giriyor: Kaçıp giden hippi Ray Ray ve kısa ateşli tüfeğiyle buz gibi Sal. Soygun girişimi, banka müdürü ve beş kadın veznedarın rehin alınmasıyla sonuçlanıyor.

Dog Day Afternoon Broadway: Film ile Sahne Arasındaki Farklar
Oyun, filmdeki gibi tüm hikayeyi bankanın içinde ve dışındaki kaldırımda geçiyor. Sonny, polislerle pazarlık yapmak için dışarı çıkıyor ve 70’lerin medyatik figürlerinden birine dönüşüyor. Sahne, başlangıçta bankanın dış görünüşüyle açılıyor. Ancak David Korins’in etkileyici sahne tasarımı, bir anda dönerek bankanın içini izleyiciye açıyor. Bu döner sahne, filmin çift bakış açısını tiyatroya başarıyla taşıyor. Sokağı dolduran kalabalık, ses efektleriyle verilirken, bazı sahnelerde polisler tiyatro koridorlarından ilerleyerek Sonny’ye nişan alıyor. Baş müzakereci Det. Fucco ve FBI ajanı Sheldon, sahnenin önünde veya bir içki dükkanı maketinde Sonny ile telefonla konuşuyor.
Rupert Goold’un yönettiği ‘Dog Day Afternoon’, sahne tekniği açısından filmin lojistiğini ustaca aktarıyor. Aksiyon akışını gergin ve canlandırıcı tutmayı başarıyor. Sidney Lumet’in filmi, çatışmalı komedi anlarına sahipti. Ancak film, Lumet’in kendine özgü, floresan ışıklı verité tarzıyla izleyiciyi bankanın içine çekiyordu. Sahne uyarlamasında ise komedi unsurları daha da artırılmış. Özellikle Sonny’nin baş veznedar Colleen ile atışmaları, oyuna farklı bir hava katıyor. Veznedarlar ve hatta paranoyak Sal bile, oyunun zaman zaman bir suç draması olmaktan çıkıp, ‘Cheers’ dizisinin gergin bir versiyonuna dönüştüğünü hissettiriyor.
Oyunda iki önemli ton değişikliği göze çarpıyor. Sonny, bankadan çıkıp finansörlerin, Rockefellarların küçük insanları nasıl ezdiğini anlatıyor. “Bizimle o hırsız milyonerler arasındaki tek fark, onların sahip olması ve ihtiyacı olmaması; bizimse ihtiyacımız olup sahip olmamamız!” sloganıyla biten konuşması, filmin en ikonik anlarından ‘Attica! Attica!’ çığlığıyla doruğa ulaşıyor. Bernthal, bu sahneyi zirveye taşıyor. Filmde Sonny’nin bu öfkeli Marksist söylemi, onun çarpık gerçekliğinin bir parçasıydı. Ancak oyunun prömiyerinde bu konuşmanın, günümüzün ‘No Kings’ mitinglerinden fırlamış gibi alkışlanması dikkat çekici. Hikaye, ironi katmanını mı kaybetti, yoksa zaman mı onu yakaladı? Belki de her ikisi birden.

Daha büyük ve daha önemli bir değişim ise Sonny’nin suçu işleme nedeni üzerinde yoğunlaşıyor. Filmde, Sonny’nin bu çılgın suçunun gizli motivasyonu, eşcinsel partneri Leon’un bankaya getirilmesiyle ortaya çıkıyordu. Sonny’nin, Leon’un cinsiyet değiştirme ameliyatı için para toplamaya çalıştığını öğreniyorduk. Chris Sarandon’ın canlandırdığı Leon, yapışkan, hüzünlü ve düş kırıklığına uğramış haliyle filme derinlik katıyordu. 1975 yılında iki erkek arasındaki bu aşkın doğal tasviri, dönemi için çığır açıcıydı. Film, ilişkinin gerçekliğini tam olarak göstermese de, bu belirsizlik, onu daha da dokunaklı kılıyordu.
Broadway’deki Dog Day Afternoon Broadway versiyonu bu konuda farklı bir yol izliyor. Bankada yayınlanan bir TV haberinde soygunu “iki eşcinselin” gerçekleştirdiği duyurulduğunda, Sal’ın (heteroseksüel) şaşkınlığı kahkahalara neden oluyor. Ancak Bernthal’ın Sonny’si şaşırmıyor. Doğrudan rehinelere eşcinsel olduğunu ve bunda yanlış bir şey olmadığını söylüyor. Leon geldiğinde ve Sonny ile konuştuğunda, ton daha açık hale geliyor. Esteban Andres Cruz, Sarandon’ı anımsatan bir Leon yaratıyor. Ancak bu sefer asıl gözyaşlarını döken Sonny oluyor. Oyun, bu birliği ve anlamını daha doğrudan, özür dilemeksizin ve bir anlamda daha duygusal bir şekilde sunuyor.
Ancak bu durum, hikayenin gücünü azaltıyor. Sonny’nin bu ‘gürültülü ve gururlu’ versiyonu ilerici hissettirse de, Sonny’nin karmaşıklığını basitleştiriyor. Filmin dayandığı gerçek olayda, Sonny figürü John Wojtowicz, Leon figürü Ernie’nin cinsiyet değiştirme ameliyatı olmasını istemiyordu. Ernie intiharla tehdit edince Wojtowicz, sevgilisinin hayatını kurtarmak için soygunu işlemişti. Belki de mafya borçlarını da ödemek istiyordu. Oyunun bu çaresizliği daha fazla vurgulamasını dilerdim. Belki ikisinin geçmişine dair sahnelerle bu sağlanabilirdi. Mevcut haliyle, durum aşırı derecede basmakalıp bir hal alıyor. Tiyatro sanatı hakkında daha fazla bilgi edinmek için kimbiliyo.com adresini ziyaret edebilirsiniz.
‘Dog Day Afternoon’ oyununa dair nihai hissim oldukça açık ve belki de söylemesi haksızlık gibi duruyor: Film çok daha iyiydi. Sidney Lumet, bir yönetmen olarak kentsel mekan ve atmosfer yaratmada usta bir isimdi. Pacino’nun Sonny’si ise sinema tarihinin unutulmaz karakterlerinden biridir. Bernthal, bu öfkeli, işkence görmüş Brooklynli karakteri sağlam bir şekilde canlandırıyor. Hatta bazı yönleriyle gerçek Sonny’ye daha çok yaklaşıyor. Ama Pacino’nun yaptığı gibi, yanılsamalarının ihtişamıyla bizi derinden etkilemiyor. Bu köpeğin kendi gününü yaşamasını görmek, filmdeki gibi içimizi parçalamıyor. Sinema dünyasındaki eleştiriler için IndieWire gibi kaynaklara başvurmak, film ve oyun karşılaştırmalarında farklı bakış açıları sunabilir.
Daha fazla Sinema haberi için sitemizi ziyaret edebilirsiniz.
